Cronenberg, sinema serüvenini takip edenlerin yeni bir estetik ve metafizik arayışta olduğunu uzun zamandır ortaya koyduğu bir yönetmen. Son dönem sinemasında, filmografisinde öne çıkan filmlerdeki (eXistenZ, Videodrome, Crash) onun parmak izleri diyebileceğimiz bazı öğeleri rafineleştirip, başka bir duyarlık ile ele alarak adeta kendi kanonu içinde yaratıcı bir manevra yaptığı söylenebilir.
Aslında daha açık konuşmak, artık Cronenberg filmlerini analiz etmek için teknoloji-beden temalı fütüristik Judith Butler makaleleri okumamız gerekmiyor, demek isterim en iyi Fatih Özgüven taklidim ile. Çünkü Cronenberg görünen o ki daha büyük oynuyor. Yeni çağın zeitgeist’ını işaret eden bir estet-peygamber olma yolunda bir çabası olduğu aşikar. Bir önceki filmi Cosmopolis biraz da bu eğilimin mührü ile pazarlanmıştı. Tanıtımlarında nihayet 21. yüzyıl hakkında bir film başlıkları okunarak. Amerikan finans-kapitalinin kalbinde, ultra lüks bir limuzinde, borsa tahminleri yarıştırılıp bir taraftan da çağın tüketici ruhuna dair edebi-felsefi lakırdılar eşliğinde hafif içkilerin yudumlanışını izlemiştik. Ama bu cesur olduğu kadar geveze ve Amerikan gündelik hayatı hakkında da zekice gözlemleri sıralama konusunda iştahlı bu film eleştirmenlerin kalbini kazanmakta zorlanmıştı. Halbuki Cosmopolis, Cronenberg sinemasında yeni sinematik evrenlere geçiş düğümlerinden biriydi ve bu geçişi de tematik ve biçimsel sürekliliği gayet zarifçe gözeterek yapıyordu (bütün o beden bütünlüğü temasının bir yanıyla da berber bahsiyle korunması, vesaire).
Bütün bunlarla bağlantılı olarak; Yıldız Haritası (Maps to the Stars) filmini izlerken hemen şu önkabulü görürüz. Aslında bu sahneler, alelade bir, yıldız oyuncuların kokuşmuş hayatına bir bakış sunma derdiyle bize izlettirilmiyor. Aksine kabul şu: bu çağın kendini en iyi temsil ettiği bir şehre ve ilişkiler ağına taşıyoruz sizi. Bu da yıldızlar arası ilişkileri açığa çıkartıp o muhitin topoğrafyasının bir MR’ını çekerek mümkün (Interstellar’ın aksine burada mecazi bir yıldızlar arası bağ söz konusudur).
Hollywood’da ve filmlerde göre göre aşinalık kazandımız Hollywood yazısının durduğu o meşhur tepenin kutsayıcı bakışı altında sanki şeyler ve insanlar imkanlarının sonlarına kadar götürülürler. Film de bu ışık altında; yani alelade hayatlarımızdaki engeller (çoğunlukla maddi ve de toplumsal) kalktığında ahlaki duruşlar ve tercihler nice olurdunun bir müzesi adeta.
Filmin merkezindeki Agatha bir çocuk yıldız olan kardeşiyle (Benjie) ilgili bir takıntıya sahiptir ve bu sebeple neden olduğu olaylar yüzünden bir akıl hastanesine gönderilmiştir. Film oradan Hollywood’a otobüs ile döndüğü bir sahne ile açılır. Babası meşhur bir yaşam koçu annesi de kardeşinin menajeri olmaktadır. Bir de Agatha’nın bir şekilde asistanı olarak yanına yerleşeceği kariyerinde düşüş yaşayan ve Julian Moore tarafından oynanan bir aktris (Havana) vardır. Tuhaf bir gönderme ile de Cosmopolis’in başrolü Robert Pattinson çoğunlukla ünlülerin ulaşımı için kiralanan bir limuzinin biraz tutuk ve mütereddit şoförü rolündedir.
Film açılışından itibaren aslında bahsini geçirdiğim: şeylerin ve insanların imkanlarının sonlarına kadar götürülmesinin draması. Öyle ki bu biraz da spekülatif bir okumayı mümkün kılıyor. Hikaye gerçekten de biraz da fazla kolay akmaktadır. Yani tam da baş kişimiz Agatha’nın istediği kıvamda (ki kendisi öz kardeşi ile sembolik bir nikah kıyma arzusuyla biraz Bienal enstalasyonlarını hatırlatan sularda yüzmektedir). Yoksa her şey açılış sahnesinin o morlu grili belki bir akşamüstü belki de şafak sökerken uyumaya çalışan Agatha’ya yaklaşan kamerasının bakışında mı gizlidir?
En önemlisi filmin uzak bir ihtimal gibi hatırlattığı bu imkana uzak bir ihtimal gibi yaklaşmakta fayda var. Her şey başta şehirlerarası otobüs koltuklarında debelenen Agatha’nın rüyası olabilir.
Yani Agatha bu imkanların sonlarına kadar götürüldüğü rüya sahnesinde pek bir kendinden emin ve eforsuzca hareket ettikçe biraz şüphelenmiyor muyuz? Aynı bir ergen fantezisi gibi Twitter üzerinden yazıştığı ünlü bir oyuncunun senaryosuna yardım ediyor ve onun referansı ile bu yıldızlar dünyasına adım atıyor. Anladığımız kadarıyla uzun süredir akıl hastanesinde kalmasına rağmen limuzinlere binip para saçmakta bir beis görmüyor. Başka bir takıntısı olan bir malumat, 20. yüzyıl sürrealist Fransız şairi Paul Eluard’ın bir şiiri ne hikmetse kardeşinin halüsinasyonlarına girip onu da rahatsız etmektedir. Ve film bize uzaktan uzağa David Lynch filmlerini, özellikle de Mulholland Dr.’ı hatırlatmaktadır. Karakteristik bir, rüyaya girmeye hazırlanan o sarsıntılı kamera hareketleri ile açılışıyla özellikle.
Ama David Lynch evreni ile flört etmekle anılmaktansa sanki Cronenberg baştaki işaret ettiğim rol ile anılmaktan daha bir kıvanç duyar. O da çağdaş Amerikan ruhunun gündelikteki belirlenimlerinin dedektifi olaraktan. Bir Edward Hopper tablosu analizinde okuduğum şu satırlar, neden olmasın, Cronenberg’in çizdiği 21. Yüzyıl Amerikan projeksiyonunu da aydınlatmaktadır. Hopper’ın “New York Movie” (1939) adlı tablosu, bir sinema salonunda hem filme dalmış izleyicileri ve filmi göstermekte hem de tablonun diğer yanında kendi iç dünyasına dalmış yer gösterici kadını resmetmektedir. Ve eleştirmen şu aydınlatıcı satırları savurur: “Manet gibi, Hopper’ın da dehası sinema salonunun o hayali dünyasını hem o kadar baştan çıkarıcı ve büyüleyici gösterebilmesi hem de onun tamamen boş olduğunu hissettirebilmesidir”. Bu da ‘Bir Hopper tablosu olarak Cronenberg sineması’ adıyla, hayali bir sanat tarihi öğrencisinin bitirme tezini meşgül edebilir.
20-21yaşlarında olan kadınlara, çok yaşlı sanırım menapozlı, diye hakaretlerin yapıldığı bir ultra-genç film evreninde geçen Yıldız Haritası Agatha’nın travmatik fantazmasını pürüzsüz bir şekilde nihayete erdirmesi ile bitiyor. Tüm psişik hayatını ona dayandırdığı o fantazmaya, aslında uzak durması gereken o yasaklı mıntıkaya sınırları ihlal ederek erişiyor.
Gerçekten de o kadar pürüzsüz ki (annesinin yanışındaki tuhaflık, babasının yüzüğü gayri ihtiyari vermesindeki alıklık) insan bu kadarının ancak rüyada olmasını bekliyor. Ensest bir ilişki bu kadar dolayımsız sanki ancak rüyada gerçekleşebilir. Zaten film de Möbious şeridini hatırlatan bir kurgu ile tam da müstakbel çiftimizin, abla kardeş, hapları alıp yere uzanıp göğe bakarken uykuya dalma sahnesi ile bitiyor. Tekrar ilk sahnedeki otobüsteki uyku durumunu hatırlatırcasına. Ve cezalarını aslında kendi kendileri intihar uykusuna dalarak veriyorlar. Fantazma bu noktada tam da eşikte kesintiye uğruyor. Arzulara doğrudan ulaşmanın imkansızlığı hikayeyi bıçak gibi kesiyor.
Halbuki sinemada, o sırada, Türkiyedeki sinema seyircileri hep bir ağızdan başka bir şey diyor: ikimiz birden uyuyabiliriz, göğe bakalım!
